02/06/2026
Can sıkıntısından yazdım.
Bildiğiniz şeyler okumasanız da olur yani.
Bir süredir ülkenin üzerine çöken o ağır, yapay ve geniz yakan dumanı siz de hissediyorsunuz, değil mi?
Televizyon ekranlarından taşan, her akşam aynı ezberlerle kurulmuş o kakofoni, aslında büyük bir hakikati gizlemek için ayarlanmış bir gürültü aygıtı.
Bize "büyük stratejiler", "tarihi adımlar" ve "yeni anayasalar" diye sunulan her şeyin aslında tek bir amaca hizmet ettiğini artık içten içe herkes biliyor: Günü kurtarmak ve o dünyayı da saran devasa gücün koltuğa yerleştirdiği küreselleşme aygıtının koltuğundan aşağı düşmemesini sağlamak.
Bugün Türkiye'de en muhafazakârından en sekülerine, en iktidar yanlısından en sert muhalifine kadar kimsenin itiraz edemeyeceği, herkesin yastığa başını koyduğunda kabul ettiği çıplak bir gerçek var: Bu ülkede ilkeler çoktan öldü; geriye sadece pozisyonlar kaldı.
Dün söylenen en ağır, en yenilir yutulur olmayan sözlerin bugün ekranlarda nasıl büyük bir pişkinlikle "devlet aklı" diye ambalajlandığını izletiyorlar halka.
Bir zamanlar "asla" denilen ne varsa, bugün "vatan millet" parantezine alınarak önümüze konuyor. 180 derecelik bu keskin dönüşleri, U-dönüşlerini hiç kimse rasyonel cümlelerle açıklayamaz.
Açıklanamayan başka bir durum da bu rasyonel dönüşlere ayak uydurmaya çalışan o liderlere bağlı örgütler.
Bunun adı esneklik değil, bunun adı omurga tasfiyesidir.
En keskin milliyetçiliğin en radikal çözümlerle, en büyük adalet vaatlerinin en derin hukuksuzluklarla aynı masada meze edildiği bir siyasi pazar kuruldu.
Ve bu pazarın tek bir kuralı var: Gücü elinde tutan haklıdır.
Peki, ya karşı taraf? İktidarın bu muazzam savruluşuna ve bilinçli yanlışlarına karşı topluma umut olması gereken muhalefet, yıllarca bu tiyatronun en sadık dekoru olarak görev yaptı.
Koltuklarını korumak, kendi küçük iktidar alanlarını muhafaza etmek için kendi seçmeninin gözünün içine baka baka siyasi mühendislik oyunları oynadılar.
Tabandaki o tertemiz fedakârlığı, toplumsal öfkeyi ve değişim arzusunu, meclis koridorlarında milletvekili pazarlıklarına tahvil ettiler.
İktidar ne zaman sıkışsa, toplumsal gazı alacak hamleyi bizzat muhalefet liderliği yaptı. Bu bir beceriksizlik değil, bu bir sistem ortaklığıdır.
Çünkü emperyal güçlerce planlanıp sermayece sürdürülen bu düzende muhalefet olmak da konforlu bir iktidar biçimidir.
İşte tam bu yüzden, her şeye gücü yeten, tek bir imzayla ülkenin kaderini değiştirebilen bir iradenin, sanki önünde yasal engeller varmış gibi "yeni anayasa" şarkıları söylemesini halk kendi zekasıyla alay etmek olarak değerlendirmeye başlandı.
Tabii bu duruma neden olan tek adam yönetiminin engelsizliğinden çok dış siyasette belirginleşen ABD etkileri ve ABD'nin Ortadoğu temsilcisinin cahil demeçlerinin etkileri de göz ardı edilemez. Mevcut yasalara uyulmayan bir ülkede, yeni yasalar istemek adalet arayışı değil, mevcut hukuksuzluğa yasal bir kılıf dikme çabası olarak değerlendirilmesine neden olması normal sayılmalıdır.
Asıl trajedi Ankara'nın o steril kulislerinde değil, bu ülkenin sokaklarında yaşanıyor. Sermayenin ve zenginliğin dar bir azınlığın elinde toplandığı, geriye kalan milyonların ise yarın kirasını ödeyip ödeyemeyeceğini bilmeden yaşadığı bir ülkede hangi anayasa uzlaşmasından bahsedebilirsiniz?
Bu ülkenin en büyük kaybı batan bankaları ya da eriyen rezervleri değil; yabancı dil öğrenip dirsek çürüten ama geleceğini başka ülkelerin sınır kapılarında arayan o parlak gençleridir.
Ya da evine kapanmış, hayal kurmayı bile unutmuş "ev gençleridir." Bir ülkenin yetişmiş insanını kaybetmesi, o ülkenin geleceğinin çalınması demektir.
Siyasetçiler ekranlarda yapay kavgalarla birbirine bağırırken, arkada sessiz bir öfke büyüyor.
Vatandaş biliyor ki; bu ülkede hukuk artık güçlüye göre esneyen, zayıfı ise ezen bir sopaya dönüştü.
Birileri hakkındaki dehliz gibi iddialar yıllarca sümenaltı edilirken, bir başkası tek bir tweetle, tek bir muhalif duruşla hayatından olabiliyor.
Bu çifte standart, sadece hukuk sistemini değil, bizzat devletin vicdanını çürütüyor.
Artık hiç kimse ama hiç kimse ne söylendiğine bakmıyor.
Sloganlar bitti, vaatler tükendi, kelimeler anlamını yitirdi.
Toplum artık sadece sonuca bakıyor.
Gördüğü sonuç: adaletsizlik, liyakatsizlik ve derin bir belirsizlik.
Bu yazı, bir siyasi partiyi yermek ya da diğerini övmek için yazılmadı.
Bu yazı, her akşam sahnelenen o kakofoniden kafasını çevirip gerçeğe bakanların ortak feryadıdır.
Koltuklar değişir, liderler gider, ittifaklar bozulur ve yeniden kurulur.
Ama bir milletin adalet duygusu, devletine olan güveni ve gençlerinin umudu bir kez yıkıldı mı, o enkazın altında muktedirler de kalır, muhalifler de.
Kaybeden sadece Türkiye olur.
Ne yazık ki, tiyatro bittiğinde sahne bomboş kalacak.
Cemal Gulas
sayfasından alındı